TESBİHİMİN ETTİĞİ

İçi kıpır kıpırdı. Yeni bir güne, özel bir güne, güzel bir güne uyanmıştı. Hava pırıl pırıldı. Güneş müjdeci bir edayla gülümsedi yüzüne. Derin bir nefes aldı, tertemiz havayla doldurdu ciğerlerini. Bu güzel gün için hamt etti Allah’a. “Bismillah” deyip hızla giyindi. Koyu kahverengi fistanın üstünden yedi kat sardı turuncu sarı karışımı ekose desenli köy örmesi yün kuşağını. Onun üstüne de ayaklarına kadar uzanan peştamalını bağladı sıkıca. Çakı bıçağını ve doksan dokuzluk tespihini özenle yerleştirdi kuşağının arasına ve kaybolmasınlar diye bir iplik ve çatal iğne vasıtasıyla tutturdu kuşağına her eski toprak köy kadını gibi...

Önce ahıra inecek, sütleri sağacak, buzağı ve kuzulara süt verecek, hayvanları çobanın önüne katacak, ahırı temizleyecek, arkasından evdekilerin kahvaltısını hazırlayacak, evi toparlayacak ve yola çıkacaktı. Bunlar yıllardır aralıksız tekrarlayıp durduğu işlerdi aslında. Önce baba evinde başlamıştı, annesinin ardı sıra. Sonra koca evinde devam etti bu tekdüzelik. Aldırmıyordu. Her köy kadını için aynıydı hayat. Bu rutin işleri takip edemeyen acemi gelinler için en büyük mürşit “düünkü, dünkü!” sözleri olurdu.

Bugün başka bir heyecan vardı içinde. Sıra dışı bir gündü onun için. Kızını ve torununu ziyaret edecekti. İki hafta önce doğum yapmıştı kızı. Nur topu gibi bir kız torunu vardı artık. “torun sevgisi de başkaymış!” dedi pır pır eden yüreğiyle. Yıllar önce kaybettiği kocası geldi aklına. İki damla yaş süzüldü gözlerinden ezik yüreğine doğru. Yutkundu. “ahh, keşke bugünleri görebilseydi!” sözleri eşlik etti gözyaşlarına. Kızı doğduğunda “bunun mürüvvetini görebilecek miyim Allah’ım!” demiş, bir tüy yumuşaklığıyla göğsüne bastırmıştı yavrusunu kocası. Yirmi beş yıl olmuştu kocası öleli ama bir türlü unutamıyordu. Gelinlik çağa henüz geldiği bir dönemde dört çocuğuyla yapayalnız kalmıştı. Hayatın kahrını tek başına omuzlamış bir annenin onuruyla toparladı kendini. Bir başına dört çocuğunu büyütme onurunun üstüne bir de torun sahibi olmanın hazzını eklemişti. “sen müsterih ol yiğidim benim, yitiğim benim, kara yazım, yürek yaram! Emanetin emin ellerde” diye mırıldandı.

Kalktı. Yüzünü yıkadı. Torunu için kendi elleriyle hazırladığı giyecekleri bir mendile sardı. Kızı için de bayramda oğulcağızının hediye olarak aldığı bisküvi paketini yerleştirdi bohçasına. Bir de yalnızlığını ekledi yanına. Yola çıkma anı gelmişti.

Patika yollardan hızla ilerliyordu. Yürümüyor adeta uçuyordu. Heyecanı gözlerini köreltmişti. Ne ayakları altına serilmiş gri bir halıyı andıran bulut denizini ne de ufuktan uzaklaştıkça derinleşen göğün mavisini fark edebildi. Yemyeşil çayırlara komşu sapsarı çiçekleriyle yel ağaçları enfes kokularıyla taciz ediyordu burnunu. Aldırmadı. Damarlarından süzülen sakız ve reçine kokularıyla yolunu kesti köknar ağaçları. Görmedi bile. Dere çağıltısıyla selamladı, hatır sordu. Duymadı. Ne kuş cıvıltıları, ne yüzünü okşayan rüzgâr ilgisini çekebildi. Hiçbir şey onu durduramazdı.

Torununu önce kocası için öptü, kucakladı, sıkı sıkı bastırdı yüreğine. Sonra kendisi için tekrar tekrar... sanki onu içine sızdırmak istiyordu. Onunla bir olmak... iç içe olmak.... hiç ayrılmamak... hiç ayrılmamak istiyordu. Nice sonra sorabildi kızının hatırını. “Nasılsın kızım?” dedi, “nasılsın, iyi misin?” Konuştular kızıyla. Dertleştiler. Geçmişi andılar. Hayaller kurdular yeryüzünün yeni misafirinin geleceğine dair...

Zaman su gibi akmıyor, adeta ışık hızıyla ilerliyordu. Midelerinin zil çalışıyla uyandıklarında güneşin ufku çoktan terk ettiğinin farkına vardılar. Gün bitmiş, hava kararmıştı. Kızı “gitme anneciğim!” diyordu “geç oldu. Yarın gidersin. Gece vakti yollar tekin değildir.” “Hayır, gitmek zorundayım yavrum.” dedi, “çocuklar merak ederler. Hem iş var güç var. Yarın işimin başında olmalıyım.” Hala evin reisiydi. İşler ona bakıyordu.

Alelacele bir şeyler atıştırdılar. Ay henüz güzel yüzünü göstermemişti, inadına çıkmak istemiyordu sanki. Yıldızlardan başka tanıdık bir yüz göremiyordu. Onlar da naza çekiyordu bu akşam. Elinde camları is kaplı bir fenerle yola çıktı. Hayal meyal görebiliyordu önünü. Fenerden sızan gaz kokusu burun direklerini yoklarken tuhaf bir korku da içini sarmaya başlamıştı.

Eüzü besmele çekti, bildiği duaları okudu. Yola besmeleyle çıkarsa ins-ü cin yaklaşamazmış. Çocukluğunda öyle anlatmıştı babası. O da kendi çocuklarına her işe besmeleyle başlamalarını öğütlerdi.

Cırcır böceklerinin sesinden başka bir ses duymuyordu. Sabahleyin yolunu kesen ağaçlar, çiçekler, kuşlar, çağıldayan su... sanki intikam alırcasına terk etmişlerdi. Ürperti git gide benliğini sarmaya başladı. Cin ve cadı masallarıyla büyümüştü. Kendisi de çocuklarını bu masallarla büyütmüştü. Masal olduğunu biliyordu. Ama bir türlü yüreğini inandıramıyordu. Aslında burası masallarda anlatılan güzergâh değildi ama cinler için fark etmezdi. Onlar hız ve yer sorunu olmayan varlıklardı. İnsanlardan birini kaçırdıklarında kırk gün kırk gece düğün ederler, eğlence yaparlardı. ‘Ya onu da kaçırırlarsa!’ diye düşündü. Ölümden korkmuyordu. Sonunda bir mezarı olurdu, çocukları da nerede olduğunu bilirdi. Ya cinlere esir olmak... işte bunu düşünmek bile istemiyordu. İstemiyordu çünkü bunun sonu bilmiyordu.

Bu tuhaf korkularla kafası allak bullaktı... Kendini toparlamaya çalışırken birden tökezledi, fener bir yana kendi bir yana düştü. Kalktı. Ellerini sildi. Dizini vurmuştu. Şimdi hem dizinin acısına hem de korkularına direnmek zorundaydı. Topallayarak yürümeye başladı. Arkasından hafif bir ses duydu. Durdu. Dinledi. Ses yoktu. Yürüdü. Ses yeniden peydahlandı. O yürüdükçe ses onu takip ediyordu. Tın, tın, tın... biraz hızlandı ses de hızlanıyordu. Koşmaya başladı. Ses yakasını bırakmıyordu. Bir ara kuşağından çekildiğini hissetti. Eyvah yakalandım, dedi. Hayır yakalanmamıştı. Daha hızlı koşuyordu. Daha hızlı... daha hızlı... bir türlü kurtulamıyordu. Korkudan kalbi fırlayacakmış gibi oluyordu. Artık hiçbir şeyi düşünemiyordu. Kontrolsüzce koşuyordu. Kan ter içinde kalmıştı. Ah bir adımını eve atabilse... bir evinin avlusuna yakalanmadan ulaşabilse... bağırmak istiyor, sesi çıkmıyordu... çıksa ne yazardı, duyacak kim vardı yıldızlardan başka... “işte evim!” dedi. Son bir hamle derken bir kez daha çekildiğini hissetti kuşağından. Yine kurtulmuştu. Avlu kapısından nasıl girdiğini, kapıyı nasıl kapatıp içten sürgülediğini bilmiyordu. Olduğu gibi yığıldı avluya...

Epey bir zaman sonra kendine geldi. Etrafına bakındı. Kimsecikler yoktu. Peştamalının ucuyla yüzünün terini sildi. Kurtulduğuna şükretti. Olanlara hala anlam veremiyordu. Elbisesini düzeltmeliydi, peştamalını, hırkasını, kuşağını... derken iplikle peştamalına tutturulmuş olan tespih ve çakı bıçağını gördüğünde... şaşkınlığına hayıflandı. Peşinden kovalayan doksan dokuzluk tespih ve çakı bıçağıydı.

Mehmet PEKER

06. 07. 2002

 

SiM Web Dizayn Copyright © 2010 SiMart | All Rights Reserved Copyright 2010 © Mehmet Peker | All Rights Reserved interlog
www.sim.web.tr | destek@sim.web.tr İletişimHakkımda | S.S.S | Site Haritası